Dün değil ondan önceki gün yani ayın 27sine denk geliyor, yorgunluktan ölüyorken arkadaşlarla sürpriz bir şekilde Yıldız Teknik Üniversitesi Kalite ve Verimlilik Kulübü ve İşitme Engelliler ve Aileleri derneği işbirliği ile organize edilen yardım konserine gitmeye karar verdik. Teoman ve Kolpa'nın sahne alacağı konserin nasıl bir atmosferde geçeceği merakı ile 7.30 civarında yola çıktık. Yağmur bir yandan trafik bir yandan.. Tophane, Beşiktaş arasını bir buçuk saat gibi bir sürede kat ettik. Konser alanına vardığımızda Kolpa sahnedeydi. Bu havada açık hava konseri olduğundan herkes dizine kadar çamura battı. Bu kısım tam rezillikti 2 gündür halen ayakkabımdan çamur temizlemeye çalışıyorum. Hadi çamurdan bataklığa dönen alanı geçtim, yağan yağmurla sıçana dönen bizleri ne yapalım. Neyse ki Kolpa sahnede coşturdu insanları, ardından da Teoman. Herkes halinden memnundu. Yani öyle gördük en azından. Ayrıca biz de halimizden memnunduk. Daha henüz sıçana dönmemişken Kolpa'yı doya doya izledik. Yalnız olay şu ki geç kalmışız, hatta o kadar geç kalmışız ki sadece 5 şarkı dinleyebildik. Bu üzücü bir olaydı. Çektiğim fotoğrafların silinmesi, makinemin ıslanması falan da cabası. Ama güzel miydi? Güzeldi elbette.
Kolpa sahneden indi, buna üzülen yağmur daha kuvvetli yağmaya başladı. E tabi biz de komik bir şekilde ıslanmaya devam ettik. Sonrasında kuliste sıçan halimizle Kolpa'yı ziyaret etmemizin ardından Teoman'ı beklemeye başladık. Şaşırtıcı olan benim Teoman'ı ilk kez izleyecek olmamdı ve heyecanlandığım kadar vardı performansı. Şarkılarını dinledikçe ve performansının tadını aldıkça bitmesin bu konser diye içimden geçirirken, sırılsıklam olmuş üstüm başım bitse de gitsek artık diye cıyak cıyak bağırıyorlardı resmen. Hiç bir kuru yerim kalmamıştı ama Teoman sahnede 'Şimdi ölmek istemem..' diye Çoban Yıldızı'nı söylerken ne yağmur ne başka bir şey etkileyemedi beni. Şarkıyı duyunca gözlerim doldu, sonra aklıma şarkının klibinde oynayan Deniz Gönenç Sümer'in genç yaşta hayatını kaybetmesi geldi.(Mekanı cennet olsun..) Buruk buruk şarkıyı dinledikten sonra ardı ardına söylediği şarkılar ile ne keder kaldı ne hüzün. Hopladık, zıpladık, bir güzel eğlendik. Konser biter bitmez de trafik çilesini bir daha çekmemek adına hemen koşarak taksiye bindik ve yurdun yolunu tuttuk.
Gerçekten yağmura, çamura rağmen güzel bir geceydi. Konser gelirinin engelli çocuklar yararına kullanılacak olması ayrı bir güzeldi. Emeği geçen herkesin eline, koluna sağlık..
Başlığı 'geri dönüş' diye atmamın tek nedeni, blog olayına tekrardan başlayıp her önemli olayı ya da başka bir değişle event'i paylaşmak, anlatmak aktarmak. Bu gün resmi olarak bu hareketime başlıyorum zaman bulamasam da zaman yaratmak için elimden geleni yapacağım. Hadi bakalım.. Kaldığımız yerden devam :)
13 Ağustos 2010 Cuma
13.Cuma
Hoş yahu. Bugün bitsin diye neler yaptım anlatılmaz. Ve işte bitti. Yerleştirme illeti ile uğraştık. Yerleşmesine yerleştik ama bakalım sonu nereye varacak. Bu işler kısmet der geçerim. Blogumu da küçük çaplı bir twitter hesabına çevirip kayıplara karışırım. Herkese iyi geceler olsun.
mrv.
9 Ağustos 2010 Pazartesi
9 Ağustos 2010..
Bugünün benim için bir önemi yok. Ama tekrardan yazma düşüncesi hoşuma gitti ve başlamak istedim. Ne yazacağımı bilmeden 1 yıl aradan sonra tekrar bloguma uğramak gerçekten çok eğlenceli. Kelimeler dökülürken "acaba yazıda neden bahsetsem" sorusunun beynimin bir köşesinde yankılanması ve cevabını bilmemem herşeyi daha bir gizemli kılıyor. Dökülen kelimeler bakalım yazıyı nereye götürecek ya da nerede kangren olup yazıyı noktalayacak.
Öncelikle garip bir şekilde tanıştığım ama iyi ki tanımışım dediğim bir insanın doğum günü bugün onun doğum gününü kutlamak istiyorum. Levent Bahtiyar. İyi ki var ve iyi ki doğmuş. Doğum günü kutlu ve mutlu olsun.
Şimdi biraz kafa ütüleyeceğim.Bol bol kendimden bahsedeceğim. Neden mi? Çünkü yarın hayatıma yön verecek bir sınava gireceğim ve heyecanımı yatıştırmak için birilerinin başının etini yemeliyim. Ne mutlu ki bu şanslılar sizlersiniz.
Yıllardır sahne sanatlarına olan ilgim, ilgi olmaktan daha başka bir boyutta ilerleyince "bu konuda ne yapabilirim, nasıl bir yol izlemeliyim" soruları hep zihnimde karşılaştığım ama cevaplarını bir türlü edinemediğim sorular halini aldı. Bu soruları zihnimden uzaklaştırmanın tek yolunun onları cevaplandırmak olduğunu biliyordum. Ona sordum, buna sordum, kendimle kavga ettim ama bir türlü soruları bulduğum cevaplarla yok edemedim. Bir yerde yanlış vardı. Gel zaman git zaman bir ablama bu soruları sorma fikri cazip geldi ve bir maille ayrıntılı bir şekilde ne düşündüğümü ve bu düşüncelerim doğrultusunda ne yapmam gerektiğini sordum. Sahne sanatlarına karşı olan ilgim ilgi olarak kalmamalıydı, ben de sahne sanatlarına katkı sağlamalıydım.Bu katkı ufakta olsa büyükte olasa bir katkım olmalıydı. Bu ablama kaygılarımı ve düşüncelerimi ayrıntılarıyla anlattım hatta okulunu mu okusam diye de ona sordum. Onun bilir kişi olduğunu biliyordum. Onun ise cevabı "Bu işin okulunu düşünüyorsan Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi'ni tavsiye ederim" oldu. Bilgi üniversitesi... Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi... Bölüm adıyla cezbediciydi. Bu tavsiye üzerine beni aldı bir araştırma aşkı. Bilgi Üniversitesini araştırdım. Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi bölümünü araştırdım. Bol bol lisedeki rehberlik öğretmenimin başının etini yedim. Canım hocam dayanamayıp Bilgi Üniversitesi Ankara Ofisi ile irtibata geçti ve benimde ismimi vererek "öğrencim başımın etini yiyor mutlaka okula tanıtıma gelmelisiniz" dedi. Ankara ofisinden Ozan bey ve İstanbul'dan Murat bey ve bir başka yetkili bir bayan okulumuza geldi. Sunumu Murat bey yaptı ve benim Bilgi Üniversitesi'ne karşı olan bütün duygularım katlandı katlandı ve katlandı.. Sunum üniversite tanıtımından çok kariyer planlamaya dairdi ve bu durum okulumuza sunuma gelip de "Bizim üniversitemiz şöyle.. Kampüsümüz böyle.." diyen diğer bütün üniversitelerden Bilgi Üniversitesi'nin farkını ortaya koyuyordu. Nitekim bu sunum sayesinde benim dışımda bayağı bir hayran kitlesi oluştu okulda. Ben zaten başından beri hayran olduğum için saymıyorum kendimi. O günü hiç unutmuyorum dönüm noktalarımdan biriydi. Murat beyle tanışmam Ozan beyin kartını almam ve sonrasında hayatım için artık keskin çizgilerle hedefimi belirlemem. Bilgi Üniversitesi, Sahne ve Gösteri Sanatları bölümü. 2 yıldır hedefimde en ufak bir sapma ya da şu üniversiteye de bir bakayım gibi bir durum olmadı. 2 yıldır odamın duvarlarında Bilgi Üniversitesi'ne dair haber kupürleri, gazete reklamları durur. Motivasyon kaynağımdır onlar. Hedefimi gözümün önünde tutmamı sağlayan materyaller onlar.
Neden anlattım bunca şeyi dedim ya kafa ütüleyeceğim çünkü heyecanlıyım. 2 yıldır istediğim ve hayalini kurduğum hedefime son bir adım kaldı. Yarın saat 10.00'da Santral Kampüsü'nde sınava gireceğim ve bu geleceğim için ÖSS'den daha belirleyici bir sınav benim için. Heyecanlıyım. Ne yapacağım konusunda en ufak bir fikrim yok. Elimden gelenin en iyisini yapacağım konusunda kendimi inandırıyorum ama aslında en iyisi diye bir durum yok kötüyü bilmeden iyisini nasıl yapacağını da bilmiyor insan. Neyse bu yazı uzar gider. Bu gece yolcuyum İstanbul'a doğru.. Umarım güzel haberlerle dönerim ve "Bilgi'li Olmak" başlığı altında mutluluğumu paylaşırım. Geri döneceğim güne kadar kendinize iyi bakın.
Günün Sözü:
"Hedefi olmayan gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez."
Önemi tartışılmaz bir gün bu.Bizim biz olmamızın , bu güzel topraklar üzerinde yaşamamızın en büyük nedeni belkide.Özgürlüğün , bağımsızlığın ve ZAFER'in simgesi bugün.Bugün binlerce şehitin gözü yaşlı annelerin , yaşlarının dindiği ve şehitlerimizin kanının yerde kalmadığı gün.Bugün işte o gün! 30 Ağustos Zafer Bayramı hepimize kutlu olsun.Nice bayramlara barış, huzur ve zaferlerle... Günün Sözü:
Yıllar önce(1979), bugün dünyaya gelen ve o zamanlarda bugün elde edeceği başarıdan habersizce ağlayan bir bebekti o. Ailenin sanatsever olması ve onun müzik yeteneğini farketmesi elbette onun en büyük artısı oldu. Müzik ile başlayan yaşantısı ,müzik ile devam etti.Ruhundaki müzik büyüdü, büyüdü ve büyüdü.Öyle bir hal aldı ki bir sonraki çalışmasını binler hatta milyonlar merakla bekler oldu.Öyle bir hal aldı ki yepyeni bir müzik anlayışını kazandırdı bizlere ve öyle bir hal aldı ki onun müziği; kulağımıza , kalbimize ve hatta ruhumuzun derinlerine hitap eder oldu.Ağlarken üzüntümüzü azalttı , gülerken sevincimizi arttırdı.Coşkumuzu , öfkemizi , nefretimizi, neşemizi , kederimizi o eşsiz melodilerle perçinledik.Sustuğumuz anlarda dilimiz,görmediğimiz zamanlarda gözümüz,duymadığımız zamanlarda kulağımız, yardım istediğimiz zamanlarda ise desteğimiz oldu.Onun müziğiyle , onun emek verdiği şarkılarla farklı tatlar kazandı damağımız.Bizler farklı kimliklere büründük. Farklı zamanlara yolculuk yaptık.Farklılaştık.Biz onu çok sevdik.Halini , tavrını ve en çokta müziğini.(Hatta ben müziğine aşığım diyebilirim.)O da hiçbir zaman bu sevgimizi karşılıksız bırakmadı.Müzik denince , farklılık denince aklıma ilk gelen isim o ve kendisi gerçek bir deha.Dehalık bir yana,tam bir mucit -ki icadıda besteleri. Biz o eşsiz bestelerini yere göğe koyamıyoruz.El üstünde tutup, baş tacı olarak sabah akşam dinliyoruz , dinlettiriyoruz. Bize kattıkları ve katacaklarından ötürü teşekkürü kesinlikle hakediyor.Ama teşekkürün en büyüğü böyle bir evlat yetiştirdikleri için, onun yoluna taş koymayarak hep destek oldukları için ailesine elbette.
İyi ki varsın Yağmur Sarıgül.İyi ki doğmuşsun.Attığın atacağın her adım seni bir nebze daha ileriye götürsün.Mutlulukların katlansın , üzüntülerin azalsın.Sağlıkla, başarıyla , huzur ve mutlulukla nice yaşlara.Herşey gönlünce olsun.Ne bizi nede sevenlerini ışığından mahrum etme.Müziğin daim olsun.
Günün Sözü:
Müzik öyle bir denizdir ki, ben paçaları sıvadım hala içine giremedim.
Dede Efendi
designed by mrv. Fotoğraf için Ali Sarıgül'e teşekkürler.
Günümüze kadar birçok müzik akımı, birçok tarz zamane gençlerini etkiledi. Bir tarzın adamı olmak, bir akıma bağlı kalmak hep gençler için önemli bir olgu oldu. 70’lerde farklı, 80’lerde farklı, 90’larda farklı tarzda müzikler bir şekilde liderlik ettiler. Gençlerin kıyafetlerinden saçlarına, konuşmalarından duruşlarına kadar bir hayli etkilediler. Bu etkileşimden doğan gruplaşma ise en çok sanatçıların tek bir hedef kitleye hitap etmesine neden oldu. Günümüze gelindiğinde ise böyle bir gruplaşma pek fazla söz konusu değil, yapılan albümler, söylenen şarkılar hemen hemen her yaştan her kesimden insana hitap edebiliyor.
Çeşitliliğin getirdiği seçme özgürlüğü ile insanlar daha farklı tınılara alışmaya, farklı tarzları da dinlemeye başladılar. İyi yanları da olan bu çeşitlik aslında müzik kavramının yozlaşmasına, iki notayı bir araya getirenlerin, iki kelime yazanların şarkı yapmasına, otomatik olarakta müzik piyasasının çivisinin çıkmasına yol açtı. Dinleyici, her geçen gün hatta dakika bir yenisi türeyen şarkıcıların ve ne olduğu belli olmayan grupların gölgesinde damak zevkine uygun elle tutulur, gözle görülür kalitede müzik yapan sanatçı ve grupların ürünlerine hasret kalır hale geldi.
Yıl 2004: Tam umudumuzu kaybettiğimiz sırada “Müzik Değişiyor” diyerek bir grubun albümü raflarda yerini aldı. “Bir kadın çizeceksin onun gibi bırakıp gitmeyecek” diye ortalığı kasıp kavurmaya başladılar. Biz farklıyız diye albümde, grupta adeta bağırıyordu. Her dükkânda, her arabada, her radyoda şarkıları çalmaya ve her kanalda da klipleri dönmeye başladı. Müzik güzeldi, sözler güzeldi, klip güzeldi. Röportajlar, programlar derken, bir maNga furyası aldı başını gitti. Küçücük çocuktan tutunda, anneanneler dedeler bile bilir oldu onları. Gün geçtikçe albümdeki şarkılar herkesin dilinde dolaşır oldu. Tüm parçalar çok güzeldi ama güzel oldukları kadar da özgünlerdi. Albümün her tınısı, şarkılarda geçen her sözü ayrı bir özgünlükteydi. Sanki birilerinin anlatamadığı şeyleri onlar anlatmış, birilerinin yapamadığı şeyleri onlar yapmış gibi gözümüz, kulağımız, elimiz, kolumuz oldular. İnsanlar albüme o kadar ilgi gösterdiler ki yüksek satış rakamıyla Altın Plak sahibi oldular.
Elbette bu maNga’nın ilk ödülü değildi. Yolculuklarına Ankara’da başlayan, 2002 yılında katıldıkları Sing Your Song beste yarışmasında 2. olan grup birçok ödüle layık görüldü. “En İyi Çıkış Yapan Grup” dalında Hürriyet Altın Kelebek sahibi oldular. Bunun yanı sıra “En İyi Grup” , “En İyi Klip”, “En İyi Animasyon Klip”, “En İyi Performans”, “En İyi Rock Grubu”, “En İyi Alternatif Grubu” dallarında da saygın kurum ve kuruluşlardan ödüller aldılar. Grubun çıkış parçası olan “Bir Kadın Çizeceksin” ise dünyaca ünlü oyun firması EA Sports’un Fifa 2006 oyununun soundtrackine dâhil edildi.
Başarılı albümlerini turnelerle süsleyen grup, Anadolu’nun birçok yerinde konser vererek, her kesimden ve her yaştan insanla beraber şarkılarını seslendirdi. Daha sonra uzun süreli bir sessizliğe bürünen grup Nisan ayının ortasında yeni albümleri olan Şehr-i Hüzün’ü çıkardı. Müzik prodüktörlüğünü Haluk Kurosman’ın yaptığı aynı zamanda grubun gitaristi Yağmur’un da prodüktör yardımcılığını yaptığı albüme bir çok değerli sanatçı katkıda bulundu. İstanbul Kanatlarımın Altında filminin müziklerinden tanıdığımız Tuluyhan Uğurlu , Cartel’den tanıdığımız Alper Aga , Vega’dan Tuğrul Akyüz ve Deniz Özbey Akyüz , Gripin’den Birol Namoğlu gibi bir çok sanatçı katkılarını esirgemedi.Piyano ve Ney’in muhteşem birleşimini çoğu şarkılarında altyapı olarak kullanan gruba Ney’de Yağmur’un babası Ali Sarıgül eşlik etti.Özellikle ilk albümlerine oranla daha bir slov olan bu albümde dinleyicinin her tadı , her rengi yakalaması kaçınılmaz.Sözlerde Ömer Hayam’a , Karacaoğlan’a bile rastlanırken müziklerde de tasavvuf sanatının içimize işleyen melodilerini duymak mümkün. Zaten albümü dinlemeye başladığınızda sizi selamlayan “Gün Doğumu” parçası buna en güzel örnek. Önce piyano sonra ney sizi alıp başka diyarlara götürüyor, gün doğarkenki benzersiz manzara gözünüzde canlanıyor ve zihninizde oluşturduğunuz bu büyülü atmosfer ile birlikte tam anlamıyla bir yolculuğa başlıyorsunuz. Derken farklı tınılar eşliğinde “Beni Benimle Bırak” karşılıyor sizi ve onunla birlikte başka bir dünyada buluyorsunuz kendinizi, zaman kavramını unutuyorsunuz, yer kavramı da mantıksız gelmeye başlıyor. Tam ruhen ve zihnen rahatlayıp, kendinizi bu dünyaya ait hissetmemeye başladığınız anda “Dünyanın Sonuna Doğmuşum” ile irkilip kendinize geliyorsunuz. Bu adamlar haklı demeden edemiyorsunuz. Günlük gerçekleri yüzünüze çarpışlarına bir nevi hayran oluyorsunuz ki hayran kalmamak elde değil. Daha sonra kafanıza bir şeyler dank etmeye başladığında “Cevapsız Sorular” adlı parça giriyor devreye ve birden geride kalan olduğunuz tüm anlar birer birer zihninizi zorluyor tam bu parçanın etkisinden kurtulmaya çalıştığınız bir anda Alper Aga ile seslendirdikleri “Evdeki Ses” yüzünüze kocaman bir gülümseme yerleştiriyor.
Yüzünüzdeki gülümseme “Her Aşk Ölümü Tadacak” ile yerini daha buruk bir ifadeye bırakıyor. O sırada “Şehr-i Hüzün” çalmaya başlıyor ve şarkıyla beraber bir hüzün seli size hakim oluyor.“Şehr-i Hüzün” parçasının ardından “Hayat Bu İşte” ile bir düşünce alıyor sizi. Yaşamak için neden ararken ölmek için bir neden bulduğunuz anlar hatırınıza geliyor.(Hepimizin umutsuzluktan kıvrandığı bu tür anlar olmuştur.)Bu anlarla boğuştuğunuz sırada Karacaoğlan’ın muhteşem dörtlüğü ile “Üryan Geldim” parçası size bu fani dünyanın aslında ne kadar boş olduğunu anlatıyor. Sonrasında başlayan “Tek Yön Seçtiğin Tüm Yollar” ise depresif bir ruh halinde olduğunuz zamanları özetliyor size. Yolculuğunuzun sonuna yaklaştığınız sıralarda “Gecenin Ritmi” başlıyor, ardında ise Ömer Hayam’ın “Ey kör anla bu yer bu gök boş” diye başlayan dizeleri “Hepsi Bir Nefes” parçasında karşınıza çıkıyor ve alınan her nefesin değerini anlamanıza, hayatın yaşadığınız andan ibaret olduğunun farkına varmanıza yardımcı oluyor. Tam hayatın ötesini de düşünmeye başladığınız sırada “Sessizlik Sona Erdi” ile grubun günümüzde olan biten ve yanlış giden her şeye karşı söze döktüğü isyanına ortak oluyorsunuz. Bu çığlık çığlığa isyanları gözlerinizi açmanızı sağlarken bir yandan da çalmaya başlayan “Kaçamak Faslı” duygularınıza eşlik ediyor. Sonrasında çalan“Alışırım Gözlerimi Kapamaya” ise hayattaki yalanlara ne kadar kolay kandığınızı ve hayatın tozpembe gibi bir durumu olmadığını size bir kez daha hatırlatıyor. Yolculuğunuzun son durağı olan “Gün Batımı” parçası ise Ferman’ın müthiş vokali ile sizi duygularınıza hâkim olamayacağınız bir hale sokuyor ve albüme son noktayı koyuyor.
Albümü bir kere dinledikten sonra bir daha dinleyesi geliyor insanın, sizde uyandırdığı duygular her dinleyişinizde ayrı bir vurgu yapıyor zihninize. Ne kadar farklı vurgu yaparsa yapsın albümün özünde barındırdığı hissiyat hiç değişmiyor.
Hatta daha açık konuşmak gerekirse bu albüm bana tam anlamıyla bir insan hayatını anlatıyor gibi geliyor. Doğum, yaşam ve ölüm. Bence bu albümün en kısa şekilde anlatımı budur. Siz hissettiklerimi hisseder misiniz, düşündüklerimi düşünür müsünüz bilemem ama albüm ile ilgili söylediklerimde en ufak bir abartı payı yok, gönlümce albümden bana kalanları paylaştım sizlerle.
Son olarak, hani günlük hayatta çok kullanılır, hep derler ya hiç bir şey 4 4’lük değildir diye. Yanılıyorlar. Bu grup 4 4’lük bu şarkılar, bu albüm 4 4lük ayrıca şunu da ekleyeyim bu yazdıklarımı Ankara konseri sonrasında sıcağı sıcağına yazıyorum ve şunu da gururla söylüyorum performansları da 4 4lük. Mutlaka albümlerini alın, şarkılarını dinleyin ve mutlaka hayatınızda en azından bir kere maNga konserine gidin. Pişman olmayacaksınız ;)
Günün Sözü(Bu sefer dörtlük halinde):
"Ey kör!Bu yer, bu gök, bu yıldızlar,boştur boş! Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş! Şu durmadan kurulup dağılan evrende Bir nefestir alacağın, o da boştur boş!"